18 Ocak 2013 Cuma

Juna



Ev dedigin yer dunyanin en guzel kosesi. Rahat, huzurlu, senin.

Yumusacik bir kedi, gozunun icine bakan bir aile, gec gelecegim icin kaldirilmayan yilbasi agacinin altinda hediyelerim. Salonun koltugunda uyuyakaldiginda ustunun ortulmesi, mis gibi kokan pilav, her seferinde tadinin guzelligine hayran oldugum pazi corbasi, kendi basima her yaptigimda (ve bazen sirf evdeymisim gibi hissedeyim diye yaptigim) limonlu kek. En guvenli kollar babanin, en guzel ten kokusu annenin.



Dun sabah gorduklerimden sonra aglamayayim diye gozlerimde tutmaya calistigim yaslari goren babam tam olarak ne diyecegini kestirmeye calisirken “sana üçü bir yerde yapayim ister misin?” diye sordu. Sirinlige gel. Geldigimden beri üçübiarada icmeme laf eden adamin su lafindan sonra bir damla gozyasi dokmedim. Cok aglayasim vardi aslinda. Biraz D. ile konustum biraz N. ile. Birbirinden cok farkli kisilik ve hayatlara sahip iki dostumun dediklerinin bu kadar ayni olmasi benim bir yerde analiz hatasi yaptigimin kaniti gibiydi. Sonra buz gibi havada cikip, uzun bir yuruyusten sonra babamla kuafore gittik (evet babamla), beraber ellerimizi guzellestirirken dedikodu yapip gulduk. Ordan cikarken elitligimizi kuaforde birakip kendimizi aspava’ya attik.



Aspava benim icin onemlidir; gencligimin en komik anilari, en lezzetli durumleridir. Yillardir taninan garsonlar, kimseye aldirmadan yenilen sosu sogani bol durumler, nasil bu kadar lezzetli olduguna anlam verilemeyen soslu patates kizartmasi ve diger yancilar. Eskiden yemek sonrasi ikram cayinin yaninda verilen birer sigara yerine dondurmali helva vermeye baslamislar, onun disinda bir degisiklik yok. Zamaninda Ankara’dan gitmek icin cirpinip duruyordum. “Burda yeni hicbir sey yok” diye isyan ederken simdi tam da ayni nedenden huzur buldugumu anladim. Dun cok iyi tanidigini sandigin insanlarin yarin yapacagi donekligi tahmin edemedigimiz su guzide zamanlarda belki de sabitlik en cok ihtiyacimiz olan sey.



Gunun sonunda o meshur Ankara ayazinda eve dogru yururken eskiden olsa ne yapacagimi dusundum, seceneklerimi tarttim. En kolayindan gidip icebilir, alkol sinirini gecip ertesi gune tam hatirlamadigim anilarla devam edebilirdim. Icimden gelmedi. Eve donup Sean Penn’in oyunculugu tekrar tanimladigi This Must be the Place’i izledik ailecek. Sonra buyukler cay, kucukler kahve (veya kuru mama) esliginde odalara dagildi. 

Onunla bununla biraz daha konusup yataga girdim. Kafami yastiga koyarken bir yandan Melis Danismend’i dinliyordum. Ilk sarkisinda kendiyle dalga gecerek melodramik bir film karakteri oldugundan bahsettigi albumunun sonuna denk geldim: Isiklar sonerken.



Aslinda 17 Ocak cogu savasin basladigi tarihtir. Savas tanrisi Mars'in en etkili gun oldugu soylenir. Bense savastan cikmis gibi hissediyordum kendimi. Yorgun, yipranmis, donuk ama sona gelindiginin farkinda; dolayisiyla karanlikla umut arasinda bir yerlerde.

Kirpiklerimi birbirine degdirdigimde belli belirsiz iki damla yas suzulup gecti.

(Ve isiklar sondu).





Hiç yorum yok: