Yumusacik bir kedi, gozunun icine bakan bir aile, gec
gelecegim icin kaldirilmayan yilbasi agacinin altinda hediyelerim. Salonun
koltugunda uyuyakaldiginda ustunun ortulmesi, mis gibi kokan pilav, her
seferinde tadinin guzelligine hayran oldugum pazi corbasi, kendi basima her
yaptigimda (ve bazen sirf evdeymisim gibi hissedeyim diye yaptigim) limonlu
kek. En guvenli kollar babanin, en guzel ten kokusu annenin.
Dun sabah gorduklerimden sonra aglamayayim diye gozlerimde tutmaya calistigim
yaslari goren babam tam olarak ne diyecegini kestirmeye calisirken “sana üçü bir
yerde yapayim ister misin?” diye sordu. Sirinlige gel. Geldigimden beri üçübiarada
icmeme laf eden adamin su lafindan sonra bir damla gozyasi dokmedim. Cok
aglayasim vardi aslinda. Biraz D. ile konustum biraz N. ile. Birbirinden cok
farkli kisilik ve hayatlara sahip iki dostumun dediklerinin bu kadar ayni
olmasi benim bir yerde analiz hatasi yaptigimin kaniti gibiydi. Sonra buz gibi
havada cikip, uzun bir yuruyusten sonra babamla kuafore gittik (evet babamla),
beraber ellerimizi guzellestirirken dedikodu yapip gulduk. Ordan cikarken
elitligimizi kuaforde birakip kendimizi aspava’ya attik.
Aspava benim icin onemlidir; gencligimin en komik
anilari, en lezzetli durumleridir. Yillardir taninan garsonlar, kimseye
aldirmadan yenilen sosu sogani bol durumler, nasil bu kadar lezzetli olduguna
anlam verilemeyen soslu patates kizartmasi ve diger yancilar. Eskiden yemek
sonrasi ikram cayinin yaninda verilen birer sigara yerine dondurmali helva
vermeye baslamislar, onun disinda bir degisiklik yok. Zamaninda Ankara’dan
gitmek icin cirpinip duruyordum. “Burda yeni hicbir sey yok” diye isyan ederken
simdi tam da ayni nedenden huzur buldugumu anladim. Dun cok iyi tanidigini sandigin
insanlarin yarin yapacagi donekligi tahmin edemedigimiz su guzide zamanlarda belki
de sabitlik en cok ihtiyacimiz olan sey.
Gunun sonunda o meshur Ankara ayazinda eve dogru yururken
eskiden olsa ne yapacagimi dusundum, seceneklerimi tarttim. En kolayindan gidip icebilir,
alkol sinirini gecip ertesi gune tam hatirlamadigim anilarla devam edebilirdim.
Icimden gelmedi. Eve donup Sean Penn’in oyunculugu tekrar tanimladigi This Must
be the Place’i izledik ailecek. Sonra buyukler cay, kucukler kahve (veya kuru
mama) esliginde odalara dagildi.
Onunla bununla biraz daha konusup yataga
girdim. Kafami yastiga koyarken bir yandan Melis Danismend’i dinliyordum. Ilk sarkisinda kendiyle dalga gecerek melodramik bir film karakteri oldugundan bahsettigi albumunun sonuna denk geldim: Isiklar sonerken.
Aslinda 17 Ocak cogu savasin basladigi tarihtir. Savas tanrisi Mars'in en etkili gun oldugu soylenir. Bense savastan cikmis gibi hissediyordum kendimi. Yorgun, yipranmis, donuk ama sona gelindiginin farkinda; dolayisiyla karanlikla umut arasinda bir yerlerde.
Kirpiklerimi birbirine degdirdigimde belli belirsiz iki damla yas suzulup gecti.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder