25 Ocak 2013 Cuma

circadian

 

 Gecen gun erkekarkadasimin gecen sene oturdugu evin onunden gecince zaman tuneline girmis gibi oldum. Her an minik siyah bir kedi camin onune cikacakmis gibi, kapinin ziline basip elimde torbalarla apartmana girecekmisim gibi… ama degil. O simdi Londra’da.

O sokaga girmekteki asil amacim olan anahtarciya gittim. Elimde gecen senekinden farkli bir cift anahtar. Bu sefer erkekarkadasimin degil dodo’nun evinin anahtarinin bir kopyasini yaptiriyorum. Sanki daha dun tanistik, ben Ankara’dan gelirken bir cift kus mumluk aldim ona, limonlu bahce’de oturduk, konusur konusmaz anlastik. Halbuki 3 yil olmus, o guzel gozlu esmer kiz simdi benim en iyi dostlarimdan biri.

Dodo’nun sokagindan asagi yuruyup saga donuyorum, yokus asagi birakiyorum kendimi. Sanki Cinnah’tan asagi yuruyormusum gibi. Sanki sola sapsam, marketi gecince K.nin evi varmis gibi. Var aslinda, ama artik Ankara’da degil. Simdi kapisinda bir guvenlik, beni almadan bikbik ediyor. Yine de sehirler, ve zaman degisse de o hala benim en yakinim.

Bu sefer yukari dogru yuruyorum, dumduz. Ortodoks mezarligi burasi mi? Ayni mahallede bir sene icinde ne cok ani... Kirmizili, turunculu cicekler var elimde. Mezarlik soguk, sessiz, gunesli. Insani ferahlatan bir ruzgar esiyor. Adim adim geciyorum telaffuz edemedigim isimleri, sonra iki melek cikiyor karsima. Onu buluyorum. Kenarina ilisiyorum mermerin, basliyorum konusmaya. Bir karalti geciyor arkamdan, gormesem de hissediyorum. Sonra bir bakiyorum, parlak tuylu, tasmali siyah bir kopek. Basini elimin altina sokunca ben de sevmeye basliyorum. Sevildikce yumusuyor. Nilden hayvanlari cok severdi, bu uysal karabasin ona yarenlik yaptigini hissediyorum. Telefonla arasam her an o tatli ve edali sesini duyacakmisim gibi yakin gercekligi, oysa o bir seneden fazladir yok.

Ve en son Osmanbey’i geride birakip Nisantasi’na gitmeden Ramada’nin onunden geciyorum. Gunduz olmasina ragmen gunes batip yildizlar cikiyor bir anda. Ramada’dan iceri girip bara cikiyorum. Insanlari izleyebilecegim bir kose bulup bir martini soyluyorum. Manzara keyifli ama icim cok sikkin. Dodo mesaj atiyor, “gelme” diyorum, “yalniz olmam daha iyi”. Beni dinlemeyip geliyor, ne de iyi ediyor. Ayagimda mor babetler, petrol yesili bogazli bir kazak altina siyah mini etek giymisim. Biz muhabbet ederken kafami saga cevirdigim an ucuncu koltuk da doluyor. Sikintim gidiyor, sohbet keyifli, guluyorum hatta. Gozlerinin isiltisina hayran kaliyorum. Ilk defa solunda oturdugumu simdi dusunurken farkediyorum. Gece bitiyor, gunduz geciyor, gunler, haftalar geciyor yil bitiyor. Bir parcam haline gelen benden vazgeciyor, bana da onun eksikligini kabullenmeye calismak dusuyor. Bazen cok uzgunum, bazense ozgur hissediyorum. Ama en cok da -arkadaslarimin son bir haftadir gunde 10 kere sorduklari uzere- donuk duruyorum cogu zaman.

Yeni bir koltuk almis Dodo, yatakta uyumaktan daha rahat ve zevkli oldugu icin kalpli battaniyesini alip kedi gibi kivriliyorum kosesine. Gunduzleri yumusacik bir gunes vuruyor yuzume, aksamlari K. geliyor, Dodo geliyor ya disari cikiyoruz yada alkol sponsorlugunda keyif kumkumasi olup sohbetler ediyoruz, dertlesiyoruz salonda. Dusundukce dusunuyorum. Basimi yastiga koydugumda hala uzgun olsam da yanimda kalanlari daha da cok seviyorum, sukrediyorum. Gidenlere ise yeni hayatlarinda sans dilemeyi borc biliyorum.


Hiç yorum yok: