1 Eylül 2012 Cumartesi

Bienvenue a Geneve


Yazarimizin yazilari Cenevre'deki UFAK bir baglanti sikintisi nedeniyle bir gun sonra yayimlanmaktadir.

Buraya geleli tam bir hafta olmus. Dun muydu yoksa bir ay once miydi bilmiyorum ama bir hafta cok garip bir zaman dilimi. Ya dun gelmisimdir yada aylar once, bence oyle yani.

Bir cuma aksami tek basima evde oturup onu bunu dusunurken gelen mesajla irkildim. Artik yavas yavas bir parcasi oldugum fransizca sinifimdan bir cocuk “herkes burada sen neredesin” temali mesajinda gelmemi soyleyip bulunduklari yerin adini yazmis: all we need is love. Dolunayin sakasi herhalde diye dusundum, seni gidi ironik toparlak. Yarin gorusuruz diye gecistirdim, cayimdan bir yudum alip ironimi yuttum. I have all but love. Burasi da benim acacagim mekanin adi olur belki.

Cenevre’deki yeni dogmus hayatima gelince: Fransizca derslerine gozlerim kapali girip karnim ac olarak cikiyorum. Kahvesiz bir dunya istemiyorum ve oldukca duygusal anlar yasiyorum. Bu anlar butun gunumu kapsiyor genelde. Genel olarak yagmur yagarken camdan bakip, yine yagmur yagarken elele kosturup bir cafeye siginan ciftleri kesip, sonra yagmur yagarken islanmasina aldirmadan kemanini calmaya devam eden adami hayranlikla seyrederken yagmuru izliyorum. Evet bu haftanin guzel bir ozeti oldu sanirim. Fon muzigi olarak da ver Yann Tiersen’i sonra kendi filmini yarat. Kestik!

Evime alisamadim daha ama oldukca seviyorum kendisini. Bir de kedim olsa tam olurdu aslinda, eger burada is bulursam ilerde bir tane edinmeyi planliyorum. Yalniz yasayacaksam en azindan bir kedim olsun degil mi? Kahve, yagmur, kedi ve akademi, her seferinde kliseye bulasmasam olmaz zaten, olunca da tam olsun. Napalim.

Bavullarimi acmadim daha, bir haftadir toplamda 5 “parcayi” farkli kombinleyerek giyiyorum. Dun yanimda oturan alman-cinli melez hatun ‘stilini cok begeniyorum’ dediginde neden sasirip cevap veremedigimi anlarsiniz sanirim. Neyse ki ders basladi sonra da ustume basima bakmayi kestim (bu arada bazi melezler de ne guzel oluyor arkadas, vay anasini).

Daha tespit yapacak kadar cok gezmedim, hatta neredeyse hic gezdim. Guzel peynirler yedim, yogurt seklini begendim, neler ucuz neler pahalli ona baktim, fransizca cumle kurmaya calisirken bol bol hata verdim, dilleri birbirine boca ettim, ingilize merci, fransiza merhaba, turk’e je suis turc diyerek haftayi tamamladim.

Onumde uzun bir yol var. Kendimi kotu degil ama yalniz hissediyorum.  Ozellikle geceleri. Guzel bir gun gecirmis olsam dahi, yataga yattigimda mutlaka bir-iki damla gozyasi dokup bol bol dusunuyorum. Yine de ne kadar sansli oldugumun farkindayim. Evinde internetsiz biri olarak gun asiri solugu starbucks’ta aldigimda hemen her gun sevdigim insanlardan mailler goruyorum, okurken gulumsuyorum, yeni baslangiclarina seviniyor, sikintilarini dert ediniyorum. Ozledigim insanlara uzun uzun yaziyorum ve bu bana cok iyi geliyor.

Internet ve telefonun yoklugunda elime ne gecerse okumam da cabasi. Brevnik dosyasini, Norvec’teki secimleri, Etiyopya’nin gelecegini, Japonya ve Cin arasindaki adalar savasini, Glasgow insanin ulkenin geri kalanina gore neden erken öldükleri hakkinda konusabiliriz. Hatta the economist’teki is ilanlarini bile tartisabiliriz, o derece diyorum.

Simdilik bu kadar sanirim. Kafami topladigim yerden Midilli notlarina da devam edicem elbet ama simdi erken yatayim ki yarin gole degecek kadar yakinlasan bulutlari gormek icin sabahin korunde kalkabileyim.



Boyle bir seyler.










Hiç yorum yok: