Yazdıklarımı sile sile
büyüyorum. Büyüdüğüm evin içindeyse hep birilerinden kaçıyorum. Ben geçmişe ait
anı tutmam. Beni hayatlarından çıkaracaklarını sanan adamların hepsini sonsuza
dek seveceğimi düşünürdüm. Oysa şimdi onlar beni unutamazken ben onları arada
sırada hatırlar, belli belirsiz gülümserim. İki dakika sürmez, olsa olsa on
saniye. Halbuki ne çok zaman harcamışımdır, ne mücadelelere girip (ki insan sayısı çok az) ağzım burnum
kan içinde savunmuşumdur onları gerektiğinde babama bile (bunun
altını çizerim çünkü benim en sevdiğim erkek bittabi babamdır). Savaşmadan kazanılmaz
hiçbir şey. Ben mesela çalışmadan ekonomiden geçemem, seneye istatistik dersini
alırken kafamı kitaptan kaldırdığım her an için suçluluk duyacağıma adım gibi
eminim. Çünkü işin sonunda kaybederseniz mesuliyet sizindir. Ben, bu yüzden,
kendimi sonu olmayan bir liste şeyden sorumlu tutarım.
Dolayısıyla şimdi 21 senemi
geçirdiğim odamda gözüm bir eşyaya takılıp 2-3 eski satır okuyorsa yine kabahat
bendedir. Ne çok mektup attım, şarkı sildim, fotografsa hiç saklamadım zaten. Şimdi
yine bir üzüntü var içimde. Daha farklı, çok yeni. “Ben buraya sağ çıktığım
yerlerden geldim” diyor Mungan. O zaman umut var değil mi?
Üzülmek için kendime zaman
vermek istiyorum. Her biten şeyin yası tutulmalıdır. Klişenin dibine vurmalı
hem de. Plath ve Heidegger, Morrissey ve Tori Amos, eski şaraplar, eski peynirler. Hepsi birbirine benzeyen Ankara
sokaklarında yürüye yürüye kaybolmaktan, ama ağlamadan, dudak bükmekten
bahsediyorum. Üzgünken güneş hayattaki en çirkin şeylerden biridir. Sana inat
hoplayıp zıplayan bir hava. Yağmur yağsın, kızgın betona değen damlalar gibi
buharlaşsın beklentiler. Beklenti olmasın ki hayalkırıklığının kökünü
kurutalım. Oysa insan yalnızken ne mutlu. Sonra biri gülüyor, çok güzel gülüyor
ve kırıyor sizi. Kırarken gözlerinde mutluluğun ışıltısı. Renk renk minik minik
bardaklar, farklı insanlar. Kimse görmüyor ilerleyen çatlakları. Her birinin
arasına sıkışıyor korkular.
Ben istediğim herkesi kendime
istediğim kadar yakınlaştırabilirim. Var bu dişilikte. Erkeğin binbir takla
atarak, arkadaşına hava atma mahiyetinde böbürlendiği olayları ben (biz) bir
haftada sayısız kişiyle onlarca kez yaşayabiliriz. Bu yüzdendir belki de bana
anlatılanlardan etkilenmemem. Bununla mı gurur duyuyorsun derim, ama içimden.
Yüksek sesle söylerseniz egoları zedelenir erkeklerin. Sonra bazısı akan
gözyaşınızı silip kahramanlığa soyunurken, diğeri “bebeğim bunlar çok banal,
hadi sevişelim” kafasında olabilir. Öyle veya böyle size fırlatılan bıçağın yüz
misliyle aynı anda saldırabilirsiniz gözünüze perde inerse.
Ama işte.
Sen içerken, sen gülerken, ışıltını başka insanlarla paylaşırken ben üzülmeliyim ki geçsin. Temiz temiz geçip bir daha ağrıtmasın kalbimi.Üstünkörü kapatılan yaraların mikrop kapması gibi olmasın. Yavaş yavaş, her anıda kaşıtarak geçsin. Ve bitsin.
Sen içerken, sen gülerken, ışıltını başka insanlarla paylaşırken ben üzülmeliyim ki geçsin. Temiz temiz geçip bir daha ağrıtmasın kalbimi.Üstünkörü kapatılan yaraların mikrop kapması gibi olmasın. Yavaş yavaş, her anıda kaşıtarak geçsin. Ve bitsin.
bütün bir geceyi
uykusuz geçirmene sebep olan şeyleri bir nefeste anlatamazsın. önce içine atarsın,
sonra da susarsın.
2 yorum:
bence burayı çok seversin: http://sundaysad.blogspot.com/
bi de facebook kapamışsın, yoksa bir dolu copy paste yazı yollamaya hazırlanıyodum tam :)
çok iyi oldu tam da yapacak şey arıyodum zaten akşama kadar okurum şimdi ben bunu :)
Yorum Gönder