17 Temmuz 2012 Salı

super ou ordinaire?


Yazdıklarımı sile sile büyüyorum. Büyüdüğüm evin içindeyse hep birilerinden kaçıyorum. Ben geçmişe ait anı tutmam. Beni hayatlarından çıkaracaklarını sanan adamların hepsini sonsuza dek seveceğimi düşünürdüm. Oysa şimdi onlar beni unutamazken ben onları arada sırada hatırlar, belli belirsiz gülümserim. İki dakika sürmez, olsa olsa on saniye. Halbuki ne çok zaman harcamışımdır, ne mücadelelere girip (ki insan sayısı çok az) ağzım burnum kan içinde savunmuşumdur onları gerektiğinde babama bile (bunun altını çizerim çünkü benim en sevdiğim erkek bittabi babamdır). Savaşmadan kazanılmaz hiçbir şey. Ben mesela çalışmadan ekonomiden geçemem, seneye istatistik dersini alırken kafamı kitaptan kaldırdığım her an için suçluluk duyacağıma adım gibi eminim. Çünkü işin sonunda kaybederseniz mesuliyet sizindir. Ben, bu yüzden, kendimi sonu olmayan bir liste şeyden sorumlu tutarım.

Dolayısıyla şimdi 21 senemi geçirdiğim odamda gözüm bir eşyaya takılıp 2-3 eski satır okuyorsa yine kabahat bendedir. Ne çok mektup attım, şarkı sildim, fotografsa hiç saklamadım zaten. Şimdi yine bir üzüntü var içimde. Daha farklı, çok yeni. “Ben buraya sağ çıktığım yerlerden geldim” diyor Mungan. O zaman umut var değil mi?

Üzülmek için kendime zaman vermek istiyorum. Her biten şeyin yası tutulmalıdır. Klişenin dibine vurmalı hem de. Plath ve Heidegger, Morrissey ve Tori Amos, eski şaraplar, eski  peynirler. Hepsi birbirine benzeyen Ankara sokaklarında yürüye yürüye kaybolmaktan, ama ağlamadan, dudak bükmekten bahsediyorum. Üzgünken güneş hayattaki en çirkin şeylerden biridir. Sana inat hoplayıp zıplayan bir hava. Yağmur yağsın, kızgın betona değen damlalar gibi buharlaşsın beklentiler. Beklenti olmasın ki hayalkırıklığının kökünü kurutalım. Oysa insan yalnızken ne mutlu. Sonra biri gülüyor, çok güzel gülüyor ve kırıyor sizi. Kırarken gözlerinde mutluluğun ışıltısı. Renk renk minik minik bardaklar, farklı insanlar. Kimse görmüyor ilerleyen çatlakları. Her birinin arasına sıkışıyor korkular.

Ben istediğim herkesi kendime istediğim kadar yakınlaştırabilirim. Var bu dişilikte. Erkeğin binbir takla atarak, arkadaşına hava atma mahiyetinde böbürlendiği olayları ben (biz) bir haftada sayısız kişiyle onlarca kez yaşayabiliriz. Bu yüzdendir belki de bana anlatılanlardan etkilenmemem. Bununla mı gurur duyuyorsun derim, ama içimden. Yüksek sesle söylerseniz egoları zedelenir erkeklerin. Sonra bazısı akan gözyaşınızı silip kahramanlığa soyunurken, diğeri “bebeğim bunlar çok banal, hadi sevişelim” kafasında olabilir. Öyle veya böyle size fırlatılan bıçağın yüz misliyle aynı anda saldırabilirsiniz gözünüze perde inerse.

Ama işte.


Sen içerken, sen gülerken, ışıltını başka insanlarla paylaşırken ben üzülmeliyim ki geçsin. Temiz temiz geçip bir daha ağrıtmasın kalbimi.Üstünkörü kapatılan yaraların mikrop kapması gibi olmasın. Yavaş yavaş, her anıda kaşıtarak geçsin. Ve bitsin.






bütün bir geceyi uykusuz geçirmene sebep olan şeyleri bir nefeste anlatamazsın. önce içine atarsın, sonra da susarsın.

2 yorum:

Aslihan Gunhan dedi ki...

bence burayı çok seversin: http://sundaysad.blogspot.com/

bi de facebook kapamışsın, yoksa bir dolu copy paste yazı yollamaya hazırlanıyodum tam :)

Npuella dedi ki...

çok iyi oldu tam da yapacak şey arıyodum zaten akşama kadar okurum şimdi ben bunu :)